Küresel Güvenlik ve Kriz Araştırmaları Enstitüsü (KÜRE) Başkanı Hüseyin Mesut Alver, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri eylemlerinin, yalnızca askeri hedeflere yönelik sınırlı operasyonlar olarak algılanmaması gerektiğini vurguladı. Alver, bu müdahalelerin temel amacının, İran’ın askeri kapasitesini zayıflatmanın ötesinde, devlet yapısını ve mevcut rejimini çok yönlü bir baskı altına almak olduğunu ifade etti. Gazeteci İbrahim Erdem Karabulut’un sorularını yanıtlayan Hüseyin Mesut Alver, bu sürecin İran’ın ekonomik kaynaklarını yıpratırken, iç politikadaki dengeleri de zorlayacağını ve toplumsal gerilimleri artırabileceğini dile getirdi.

Operasyonların Stratejik Hedefleri ve İran'ın Savunması

Hüseyin Mesut Alver, hava saldırıları, kritik altyapıların hedef alınması, komuta zincirine yönelik hamleler ve psikolojik savaş unsurlarının bir bütün olarak değerlendirildiğinde, operasyonun askeri boyut kadar siyasi ve toplumsal sonuçlar üretmeyi amaçladığını belirtti. Alver’e göre, çatışmanın belirli bir süre devam etmesi, ekonomik yaptırımların ağırlaşması, yönetim içindeki güç mücadelelerinin belirginleşmesi ve halkın yaşam koşullarının zorlaşması gibi faktörler, sistem üzerinde ciddi bir baskı oluşturabilir ve zamanla rejimde kırılmalar yaratabilir. İran açısından stratejik başarının, devlet yapısının ayakta kalması, yönetim mekanizmasının işleyişini sürdürmesi ve ülke içinde otorite boşluğunun ortaya çıkmaması ile ölçüldüğünü kaydeden Alver, İran’ın öncelikli hedefinin askeri üstünlük kurmaktan ziyade devlet kapasitesini koruyarak çatışma sürecini yönetilebilir düzeyde tutmak ve rejimin devamlılığını sağlamak olduğunu ifade etti.

Nükleer Program ve Bölgesel Dengeler

İran’ın nükleer programı üzerindeki potansiyel etkileri değerlendiren Hüseyin Mesut Alver, ABD ve İsrail’in doğrudan askeri saldırılarının, İranlı karar alıcıların güvenlik algısını değiştirerek nükleer silah geliştirme motivasyonunu artırma ihtimalinin en kritik sonuçlardan biri olduğunu söyledi. Irak ve Libya’nın nükleer silaha sahip olmaması nedeniyle yaşadığı dış müdahalelerle, Kuzey Kore ve Pakistan gibi nükleer güçlerin benzer müdahalelerle karşılaşmaması arasındaki farka dikkat çeken Alver, İran’ın nükleer silahı caydırıcılık aracı olarak görmesinin muhtemel olduğunu belirtti. Körfez ülkelerinin bu süreçte hassas bir denge politikası izlemek zorunda olduğunu vurgulayan Alver, bu ülkelerin hem ABD ile güvenlik ilişkilerini korumak hem de İran ile doğrudan çatışma riskini büyütmek istemediklerini ifade etti. Suudi Arabistan, Katar, Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerin, İran’ın misilleme kapasitesinin enerji altyapıları için oluşturduğu ciddi risk nedeniyle temkinli bir mesafe politikası izleyeceği öngörülüyor.

Küresel Güçlerin Tutumu ve İran'ın Direnci

Çin ve Rusya’nın bu çatışmaya doğrudan müdahil olma ihtimalinin mevcut jeopolitik koşullar altında zayıf olduğunu belirten Alver, Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle askeri ve ekonomik yük altında olduğunu, Çin’in ise enerji güvenliği ve küresel ticaret dengesi açısından Körfez ülkeleriyle çok yönlü ilişkiler yürüttüğünü hatırlattı. Alver, ABD’nin Orta Doğu’da yeni bir askeri krizle meşgul olmasının Çin açısından stratejik bir avantaj yaratması nedeniyle, bu ülkelerin doğrudan askeri müdahale yerine diplomatik ve ekonomik denge politikası izlemesinin daha olası olduğunu dile getirdi. İran’ın tamamen parçalanması veya devlet yapısının çökmesi gibi senaryoların kısa vadede gerçekleşme ihtimalinin düşük olduğunu söyleyen Alver, İran’ın binlerce yıllık köklü Pers devlet geleneğine ve güçlü merkezi devlet refleksine dikkat çekti. Ayrıca, Devrim Muhafızları, düzenli ordu, istihbarat kurumları ve geniş bürokratik ağın, devlet kapasitesinin sürekliliğini sağlayan çok katmanlı bir güvenlik ve idari yapı oluşturduğunu vurguladı. İran toplumundaki güçlü milliyetçilik duygusunun, dış müdahale algısı ortaya çıktığında etnik ve mezhepsel farklılıkları geri plana iterek ulusal birliği güçlendirdiğini de ekledi.